Kalabalığın hep birlikte hareket ettiği yerlerde, insan en çok kendini kaybediyor. Herkesin
gözünü diktiği tek bir hedef, herkesin koştuğu tek bir yön ve herkesin “doğru” kabul ettiği tek
bir yol var. O an durup etrafına baktığında, aslında çok az insanın gerçekten nereye gittiğini
bildiğini fark ediyorsun. Çoğu, sadece geri kalmamak için yürüyor.

Bugün kulaklarımıza hep aynı şeyler fısıldanıyor: Zamanında yetiş, doğru adımı at, sakın geç
kalma, yoldan sapma. Hayat, bir yarış pisti gibi anlatılıyor bize. Durursan kaybedersin,
yavaşlarsan silikleşirsin. İşte bu yüzden herkes aynı yöne bakıyor. Aynı hayalleri kuruyor gibi
yapıyor, aynı başarı tanımlarının peşinden sürükleniyor.
Ama kimse o can alıcı soruyu sormuyor: “Bu yol gerçekten benim mi?”
Kendi yolunu görmek, sandığımız kadar kolay değil. Çünkü daha çocukluktan itibaren elimize
hazır haritalar tutuşturuluyor. Hangi yaşta ne yapılmalı, nerede olunmalı, nasıl yaşanmalı…
Bu haritalar o kadar yüksek sesle konuşuyor ki, insanın içinden gelen cılız sesi bastırıyor. Bir
süre sonra, başkalarının pusulasıyla yön bulmaya çalışan şaşkın yolculara dönüşüyoruz.
En zoru da şu: Kendi yolunu seçmek sadece cesaret değil, aynı zamanda yalnızlığı göze almak
demektir. Kalabalıktan biraz ayrıldığında sorular yağmuru başlar: “Neden böyle
yapıyorsun?”, “Herkes oraya giderken sen neden farklısın?”, “Ya yanılıyorsan?”
İşte tam da bu sorular yüzünden çoğumuz geri dönüyoruz. Çünkü insan, yanlış yapmaktan çok
yalnız kalmaktan korkuyor.
Oysa herkesin aynı yöne baktığı bir yerde, başını çevirip farklı bir yöne bakmak bir iddia
değil, sessiz bir fark ediştir. İçinde bir şeylerin sana “dur” dediği anlar vardır. Herkes
hızlanırken senin yavaşlamak istemen, herkes emin görünürken senin şüphe duyman gibi… O
anlar çoğu zaman bastırılır, çünkü sorgulamak konforlu değildir.
Ben de o kalabalığın içinde kaybolduğumu hissettiğim anları çok yaşadım. Herkesin kusursuz
bir planı varmış gibi göründüğü, benimse içimde sadece belirsiz bir his taşıdığım zamanlar…
O his bazen korkuydu, bazen huzursuzluk. Ama sonradan fark ettim ki, o huzursuzluk aslında
yolun ta kendisiydi. Sadece bana ait olduğu için gürültülü değildi.
Kendi yolunu görmek, bağırarak “ben buradayım” demek değildir. Aksine, çoğu zaman
sessizce yürümektir. Alkışlanmadan, onaylanmadan, hatta bazen anlaşılmadan. Ama insan
kendi patikasında yürürken, otobandaki başkasının hızına imrenmeyi bırakıyor. Çünkü artık
kıyaslayacak bir şey kalmıyor.
Toplum bize hep aynı tempoda yürümemizi öğretiyor. Oysa herkesin ritmi farklı. Kimi erken
varır, kimi geç. Kimi dolambaçlı yolları sever, kimi düzlüğü. Belki de “geç kalmak” diye bir
şey yoktur; sadece farklı zaman dilimleri vardır. Bunu kabul etmek, insanı omuzlarındaki o
ağır yükten kurtarıyor.
Kendi yolunu seçmek, her zaman mutlu olmak garantisi vermez. Bazen kararsızlık, bazen
yalnızlık, bazen “acaba”larla dolu uykusuz geceler getirir. Ama yine de insana ait, hakiki bir
yorgunluktur bu. Başkasının hayatını yaşarken hissedilen o anlamsız tükenmişlikten çok daha
gerçektir.
Belki de asıl mesele, herkesin baktığı yöne bakmamayı öğrenmek değil. Asıl mesele, arada bir
durup gözlerini kapatabilmek. Gürültüyü kısmak. Kıyaslamayı susturmak. Ve kendine
dürüstçe sormak: Ben ne istiyorum?
Bu sorunun cevabı hemen gelmeyebilir. Gelmek zorunda da değil. Kendi yolun bazen sisli
olur. Ama o sisin içinde yürümek, başkasının aydınlık ama sana ait olmayan yolunda
yürümekten çok daha öğreticidir.
Herkes aynı yöne bakarken kendi yolunu görebilenler, dünyayı değiştiren insanlar değildir
belki. Ama kendi hayatlarını kurtarırlar. Ve bazen bu, bir insanın yapabileceği en büyük
devrimdir.
Peki ya sen… Gerçekten nereye bakıyorsun?








